Eskiden daha koyu bir griydi Ankara’nın ten rengi.
Kızılayın bir köşesinde öylece durmuş camdan dışarıyı seyrediyorum. Elimde koyu bir kahve ve ne yazık ki sigara içmek yasak; tamamlayamıyorum keyfim yarım kalıyor kalorifer önü.
Kömür enerjisinden arta kalan kara duman ve is kokusuyla bunların yarattığı o sakin ve garip ruh halini hatırlarım kimi zamanlar Ankarayı seyre daldığımda… Bir dönemler canlanır gözümün önünde ve bugünden koparım…
Bir zamanlar diye geçiriyorum içimden, annemin elimden tutup gezdirdiği ve inanılmaz ganimetlerle dolu bir cadde idi Kızılay.
Gördüğü her dükkana dalıp, içerisini haldur huldur keşfetmek isteyen o çocuklardandım ben…
Okul çıkışlarında attığım o uzun depar sonunda ulaştığım o Kızılay köşesi yine şu anda içinde bulunduğum bu bina idi…
Hayatımı kazandığım bu bina…
…günümün büyük kısmını içerisinde çalışarak geçirdiğim bu eski bina
Yıllar böyle gelip geçerken, ben artık bu yolu tutmayı bırakmış, hayatın inişli çıkışlı nice yeni yollarına sapmış, dönmüş, dolaşmışım…
Ve sonunda bir zamanlar kendimi bulduğum, kendimi birisi hissettiğim o noktaya dönmüş olarak buldum kendimi.
3 kelimedir Ankara benim için:
Bekleyiş – Umut – Huzur