Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

PKK ve Yandaşlarına…

Anlamıyorum, önce kardeşlikten eşitlikten bahsedip eşit haklar istiyorsunuz. Zaten bizlerin sahip olupta sizlerin sahip olmadığı bir hakta yok ortada… Evinizde, aranızda istediğiniz dili konuşuyor tek kelime Türkçe bilmeden bu ülkenin nüfus cüzdanına sahip oluyorsunuz. Vergilerimizle hastane giderlerini karşılıyoruz, iyi işler yapan herkesi kim olduğuna bakmadan aramızda yaşatıyor el üstünde tutuyoruz. Yapmadığınızı bırakmadınız. Evlatlarımızı haince pusularda bizden aldınız…Vs…

Şimdi dedik açılım, iyi birşeyler yapalım eee… sizde sevinmiştiniz buna hani destektiniz…

Biz zaten buranın sizin vatanınız olduğunu kabul etmişiz… bu vatanı yönetmenize bile izin vermişiz… yetmiyor !

Yahu hani açılım kaynaşma kardeşlik demokrasi özgür halklar kendini özgürce ifade edebilmek istiyordunuz…?

Bu mudur sizin barıştan anladığınız arkadaşım, kardeşim…?

Gidip Mersinde karakol mu basmaktır sevgi ve kardeşlik… insan kendi vatanının, kendi güvenliği için çalışan en önemli kurumlarından birine nasıl oluyor da böylesine bir nefret besleyebiliyor?

Sonra gelip hangi sevgi hangi kardeşliği savunsun sizlerin baş tacı gördüğünüz savunucularınız?

Anlamadım gitti yahu… Allahın güzel Mersininde hemen her iş sizin elinizde… ülkede bütün varoşlarda uyuşturucu, pislik hep sizin elinizde… İnsan kardeşini zehirler mi? İnsan sevgisini mayınlı bombalı taşlı molotof kokteyli saldırılarla mı anlatır… Nefretin kime? Cahit amcanın oğlu mu yaptı ki bunları mayına bastı öldü… Rojbin miydi suçlu bombalı saldırıda katledildi…

Şimdi biz açılmıyoruz desek, sizleri yurdunuzdan etsek, bir avuç it için komşularımızı kessek, yaksak topunuzun birden soyunuzu kırsak biz sizi daha çok sevmiş olur muyuz?

Yahu şöyle göğsümü gere gere sarılıp sizlere “kardeşim yapacak çok işimiz var haydin gidelim” demeyecek miyiz haram mı bize bu …?

Neden yahu bu bir avucunuzun kaşıntısı… ? Kaç kişisiniz en az 4 milyon! Kaçınız böylesiniz? En fazla 500 bin! Geriye kalan kardeşlerimiz neden bizimle bir, bizlerden biri?

Pekiyi biz kaçız 85 Milyon!

Yok kardeşim bizde hata yok! Siz hastalanmışsınız!

Seven biziz… Sizde yürek yok! Virüssün sen kendi halkını yakan…

Vatan Sağolsun. Bizde yürek çok! Alaha şükür doktor da çok!

Yalnızsın o dağlarda… yalnızsın sokaklarda…

Çok şükür bizim kardeşimiz çok….!

İmza – Anadolu Halkları

Aziz Nesin’den

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.
Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizliaşağılık duyguları ortaya çıktı..
Dünyanın en cimrileri ‘ELİ AÇIK’,
dünyanın en korkakları ‘YÜREKLİ’,
dünyanın en tembelleri ‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar.
Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir
öğretmenimiz kendisine ‘ÇEVİKEL’ soyadını almıştı.
Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan
soyadlarını kapışıyorlardı.
Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım.
Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından,
kendime ‘NESİN’ soyadını aldım.
Herkes ‘nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.

 

Aziz NESİN

Gökten elmalar düşmüş…
Ne olduğunu bilenlerin başına…!

İyi Bayramlar Aziz Okur,

Ortalık yerde kurban kesme yasağı çıkmadan önceki zamanları hatırlıyorum da, ne günlerdi…?

Çocukluk zamanlarım bu en büyük Müslüman bayramının yan etkileriyle doludur. Şiddete yatkınlığımın altında birazda kan görmeye alışkanlığımın oluştuğu bu bayramların etkisi olduğundan neredeyse hiç şüphem yok diyebilirim. Sanırım şöyle başlarsam sizde daha iyi anlarsınız.

Hiç unutmam, yine bir kurban bayramı öncesiydi. O dönem kurban bayramı şubat tatiline denk gelmişti ve ben bayram öncesi Antakya’daydım. Babamla kurban pazarından iki tane muhteşem oğlak almıştık. Birisi siyah birisi kahverengi.

Henüz bayrama bir haftadan uzun bir süre vardı. Oğlakların bakım işini babam bana vermişti. Her sabah babannemin evinin altındaki devasa depodan onları alır hemen yan taraftaki çıplak arazide otlatmaya götürür ve oynar, ilgilenirdim onlarla. Aramızda inanılmaz bir bağ oluşmuştu. Aslında cinsleri itibariyle olgun hayvanlardı ama minyatür oldukları için (Dağ Keçisi) ben onları kardeşim oğlaklar olarak görüyordum. Boylarımız da eşitti. Aramızda tam bir dostluk bağı kurmuştuk. Öyle ki geceleri bile onların yanına iniyor ve aile büyükleri yokluğumu fark edip beni çağırana kadar onlarla vakit geçiriyordum. Gel zaman git zaman onlara öylesine alıştım ki. Bayram yaklaştıkça onların kurban olacağını içten içe hissediyor, babama “babacım lütfen başka bir koyun filan alalım, arkadaşlarımı kesmeyelim” diye onları kurtarma hazırlıkları yapıyordum. Babam beni bakarız diyerek oyalıyordu.

Ve O gün geldi çattı. Canım oğlaklarımın gözümün önünde 3 ayağını bağladılar ve yatırdılar hemen deponun önündeki su giderinin önüne. Asma direklerine asılmış kancalar rüzgarla sallanıyor ve kurbanlıkları bekliyordu. Bense ta sabahtan kalkmış onları son kez otlamaya çıkarmış ve ağlamaya başlamıştım bile. “Allah sizleri hiç affetmeyecek” diyor ve ağlıyordum…

Babanneme, babama yalvardım, amcalarıma yalvardım. “Bir sürü kurbanlık var, bunlar bana kalsın. Arkadaşlarımı kesmeyelim, ben onları Ankaraya götüreyim nolursunuz” diye… Ama kimse oralı olmadı… “Olum bunlar Allahın bizlere helal kıldığı yaratıklar, bunlarla fakirleri doyuracağız, biz doyacağız. Üzülme sen, onlarda bunu biliyor” gibilerinden tesellilerde bulunuldu.

Arkadaşlarım bana bakarken boğazları vuruldu ve kanları akmaya başladığında, olanlara çocuk gücümle engel olamamanın verdiği acıyla büyük bir duygusal travma yaşadığımı şimdi şimdi daha iyi anlıyorum. Bu yoğun acı ve kan banyosu aynı zamanda dedemin telkinleriyle rahatlarken hala gözlerimin önünde idi ama dedem telkinleriyle, bunun normal bir durum olduğunu, onunda  çocukken çok üzüldüğü daha sonra büyüdükçe bu bayramın ve arkadaşlarıma olanların kutsallığını anladığını, erkek adamın böyle durumlara alışması gerektiği ve üzülmemesi gerektiğini işlemişti bana, kucağında oturmuş ağlarken.

Dedemin öğretilerinden sonra, o çocuksu üzgünlük yerini büyük bir adamın acımasızlığına bırakmıştı.

Kuzenlerimle birlikte kurbanlıkların kanlarına bastığımız parmaklarımızı birbirimizin yüzüne, gözüne sürüyorduk, kurbanların kafalarını alıp birbirimizin üstüne atıyorduk, kızları korkutup ağlatıyor ve eğleniyorduk.

İleri yaşlarda artık kan görmeye alışkın, militar ve korkusuzca yetişmiş, kızdığı zaman gözünü kan bürüyen acımasız bir erkeğe dönüşmüştük hepimiz… Tüm müslüman toplumların çocukları gibi ölümü ve öldürmenin nasıl bir duygu olduğunu biliyorduk. Kutsal olduğunu da biliyorduk tabii… Kavga etmek işten bile değildi bizler için. Ölümün donuk bakışına samimi bir tanıklık oluşmuştu zihinlerimizde.

İşte Kutsal Müslüman Bayramının iyi bir tarafı daha: Kan görmeye ve ölümün donuk bakışına alışkın büyüyen çocuklar. Vahşet içimize kazınmıştı. Artık kafamızı bozanın vay haline, asla vurmaktan, kesmekten çekinmezdik…

Artık kurbanlıkları sokak ortalarında kesmek yasak. Artık çocuklarımız sokaklarda kan kokusu, işkembenin o iğrenç kokusunu alarak geçirmiyor bu bayramları… Sokaklarda kaldırımların dibinden kan süzülmüyor rogar giderlerine…

Peki ya köyler, Mezralar,Kasabalar vs…? Hala bir yerlerde devam ediyor bazı alışkanlıklar… Hala vahşet kutsal bir yerlerde!

Değişen ve gelişen dünyada, müslüman toplumların hala binlerce yıllık bu kutsal geleneği aynı şekilde vahşetle birlikte kutlamasının, Allah’ın kutsal kelamında üstüne bastığı halde bilimin bu toplumlarca umursanmayışı olduğunu, müslüman toplumların ilerleyişi ve toplumsal psikolojinin agresifliğinin ve toplumsal gerginliğin ve anlayışsızlığın kök salmış bir sorunu olduğunu düşünmeden edemiyorum.

Oysa gelişen müslüman toplumların bu durumu görmeye başlaması ne yazık ki Türkiye gibi Müslüman-Demokratik bir toplumda bile Avrupa Birliğinin Dayatmaları ve telkinleriyle mümkün oluyor.

Kurban Bayramlarında bu katliamların önüne geçilmesi ancak yeni bir anlayış ile mümkün olabilir.

Müslüman toplumlar elini kana vurmaya bırakmalı, bu işi mezbahalarda kasaplar hallederek kurbanlıklar her maddi güce göre ayarlanmış paketlerle satılmaya başlanmalıdır kanımca. Böylece daha çocuk yaşta vahşete alışmak biz çocuklar için tarihe karışmalı, insani duygularımız ve hayvan-insan sevgisi daha yoğun bir şekilde geliştirilerek, toplumsal huzur ve kardeşliğe katkı sağlanabilmelidir. Birbirini seven toplumlar başka toplumlarla da daha kolay kaynaşabilir. Kaynaşan milletler ile daha iyi bir dünya ve daha ileri bir insanlık mümkün kılınabilir.

Kurbanlıkların ortalıkta kesilmesini yasaklamak bu yönde atılmış güzel bir adımdır ülkemiz için.

Darısı diğer müslüman toplumların başına…

Kurban Bayramımız Kutlu Mutlu Olsun :)

 

 

 

 

Negatif Cevriye

Tanırsınız O’nu birilerinin hayatından, çevrenizde onlarca vardır. Hem kendisine hemde başkalarına çile yapar hayatı. Cinsiyeti yoktur.

Bende bir zamanlar Negatif Cevriye idim…

Bir zamanlar bir şekilde o güzel aklına kötü kötü düşünceler ekilmiştir, birileri tarafından belki, belkide bir şekilde düşünmüştür ve çağırmıştır olumsuz hisleri ve yer etmiştir aklında insanın…

Kim bilir?

Negatif Cevriye sürekli kötü olduğunu düşünür, sürekli hastadır, sürekli şikayet eder… Sürekli eleştirir, sürekli olumsuzdur yada sürekli öfkeli ve çabuk sinirlenen… Hayata hiç bir yönünden iyi bakamaz. Oyalanır durur çatışmalarla… Kendisini bir an olsun unutmak için hep bir şeyler, birileri, bir uğraşı bulur ve o şeylerin savunucusu, arkadaşlarının dert taşı yada kitap veya işlerin müridi olur… Herkesle sürekli çatışır… Kimi zaman iyi gözükmeye çalışır ve yüzüne sahte bir tebessüm, sahte bir güven ifadesi takar insanların arasında ve sıkıntısını belli etmemeye çalışır. Bunu aslında iyiliğinden yapmaya çalışır. İnsanları kendi sorunlarıyla rahatsız etmemek için. Oysa içinde fırtınalar kopmaktadır Negatif Cevriye’nin. İçinde biriiktirdiği bu ağır negatif yük bir gün onu tamamıyla hasta edecektir, yok edecektir. Ve Negatif Cevriye gün saymaktadır.

Neşe maskesini astığı zaman başucuna, geriye korkuları ve sanrılar kalmıştır… Yüzleştiğinde onlara inanır. Ezilir yoğunlukları altında…

Kafasındaki kötü yazılım O’nu daima mutsuz etmek için çalışır durur.

” Çok mutsuzum” , “Hayatta herşey boş” , “İnsanlar acımasız ve kötü” ,  ”İnsanların istekleri hiç bitmiyor” , “Başarısızım” ,  ” Ne yapıyorsam olmuyor” , ” İş yok” ,  ” Ben yetersizim” , ” Yine kötü bir gün” , “Herkes gıcık”, “Dayanamıyorum insanlara” , ” Kendimi hiç iyi hissetmiyorum” , “Ben kötüyüm” , ” Ben çok güçsüzüm” , “Güzel değilim” ,  ” Ben hiç çekici değilim” , “Sevdiğim insan beni beğenmiyor” ,  ”Beni kimse beğenmiyor” , “İnsanlar bana harikat garibesi gibi bakıyorlar” …

Derdini yansıtmadığı arkadaşları Cevriyeyi çok severler. Onların her işine koşturması, her işte ağır yükü onun çekmesi hemen herkesin işine gelir. O’nun da işine gelir bir an için olsun başka sorunlara çözümler bulmaya çalışırken kendi fırtınalı limanlarının yatıştığını ve güneşli güzel bir denize dönüştüğünü görmek. O gece rahat uyusa bile, Negatif Cevriye sabah olup uyandığında yine kendisine yönelir. Olumsuz düşünceler O’nun kötü bir güne başlaması için gereken her türlü mesajı fısıldar kulaklarına…

Hiçbir sabah, aynada kendisini gördüğünde gülümsemez. Kendisini birazcık olsun iyi görüp beğenmez. Sabah aynada ilk gördüğü şey kendi olumsuz silüeti olduğu için, etrafa da öyle bakar. Etrafına baktığında enerjinin aynası olan insanlar O’na kendi enerjisini yansıttığı zaman aslında bilmeden yine kendisine yönelir ve suçlamalar ve şikayetlerin girdabında bulur boğulmakta olan ruhunu.

Bir tek kendisini seven insanlara açar gönlünü Negatif Cevriye, onlara patlar, onları suçlar ve etrafında ki insanlara gösterdiği o düşünceli halden eser yoktur. Çünkü O’nun derdini ancak O’nu seven insanın anlaması gerektiğini düşünür ve kendini bir türlü ifade edemez. Bocalar durur ve zorlanır mutluluğu yakalamakta. Yüreğinde iyi ve kötü düşünceler çatışıp durur. Sözleri ve davranışları sürekli birbirleriyle çelişir. Bir gıdım açsa yüreğindeki sevgi ışığını, küstüm çiçeği gibi dokunulduğu anda soluverir ve olumsuzluğa saplanır dili… Elleriyle ağzını kapasa bile pişman ve mutsuz olmuştur yine. Üzülür Negatif Cevriye. Kendine olumsuz bakışı, herkesin O’nu öyle gördüğü yönünde hissetmeye yönlendirir O’nu ve seveni de ister istemez bir süre sonra O’nu öyle görmeye başlamak zorunda kalabilir eğer engin bir insan değilse… Hayatı boyunca anlaşılmakta ve sevgiye ulaşmakta zorlanmıştır Negatif Cevriye. Hayata bakışındaki olumsuz yönlerin yaraladığı ruhu öylesine kalın bir kabuk bağlamıştır ki O’nu korumak uğrunda, bu kabuğun O’nu hayatın güzelliklerinden ve mutluluktan da alı koyacağı kesindir aslında.

İnsan, kırmalıdır koruyucu-alı koyucu kabuğunu, işe sabahları aynada kendine gülümsemekle başlasa dudakları arasından çıkan mutlu enerji bütün bedenini saracaktır ve güne güzel başladığında hayatın zorluklarına da artık güven ve huzurun verdiği kuvvetle daha iyi dayanacak ve kendisini daha değerli daha özel görmeye başlayacaktır.

İnsan sabahları mutlu müziklere eşlik etmelidir güne hazırlanırken… olumlu enerjisini yoğunlaştırmalı ve günün zorluklarına karşı mutluluk silahını kuşanmalıdır… mutlu hissedecek ne kadar çok şey vardır hayatta küçücük ama çok büyük mutluluklarla doludur aslında hayat…

İnsan sevdiğine açık olmalıdır, bilmelidir ki kendi düşüncelerini karşısındakinin düşünceleri diye karıştırıp hem kendisini üzmek hemde sevdiğini, onlara sadece huzursuzluk ve kötü zamanlar yaşatır. Oysa kendi hislerini “Ben böyle olduğumu düşünüyorum…” diyerek, beyninde çalışan olumsuz yazılımlara virüs gibi sızmalı ve eşinden destek almalıdır. Görecektir ki olumsuz programlar kısa zamanda çökecek ve zihni hak ettiği özgüven ve mutluluğu çabucak yakalayarak birliktelikleri mutlu, huzurlu ve güvenli hislerle taçlanacaktır. Sevişmeleri daha tutkulu, geceleri daha ateşli, sabahları daha mutlu başlayacak ve bütün günleri sevgilerinden yayılan huzurun etkisiyle önlerine çıkan her türlü problemi, her türlü kötü insan ve onların kötü düşünceleri ve saldıkları kötü enerjilere karşı onları koruyacak ve benliklerini kaplayan aidiyet duygusu ve aşk onların yaşama pozitif  bakmalarını sağlayacaktır.

İnsan unutmamalıdır ki, kendini sevemezse, eşini ve başka insanları hiç sevemez… kendini beğenmezse kimselerin onu beğenmesi mutlu edemez… kendine gülümseyemezse, kimsenin tebessümüne yanıt veremez… oynadığı roller, takındığı maskeler günü geçirse bile, sonu bir hastane yatağında hasta ve perişanlığa itebilir…

Negatif enerji ve negatif düşünceler insanoğlunun organik sisteminin iyileşmeye yönelik programına bir virüs gibi sızar ve o muazzam işleyişi bozarak vücudu ve beyni hastalıklara açık hale getirirler…

İnsan başkalarının düşüncelerinden etkilenmeyi engelleyebilmek için, önce kendi içerisindeki olumsuz düşünceleri engelleyebilmelidir. Bunu öğrendikten sonra dış saldırılara karşı da korunmuş olur. Daima güçlü, daima kendi kararlarını uygulayabilen ve kendi çevresinide bu büyük ve verimli enerjiyle düzelterek, hayata değer katan bir varlık haline…Yani ÖZÜNE dönebilir.

Bu kudret aslında her insanın içinde doğanın bir armağanı olarak verilmiştir Onlara. Ancak insanın ana rahmine düştüğü andan itibaren tıpkı Işık ve Karanlık gibi Pozitif ve Negatif düşünceler ve enerjiler yer kapmaca oynamaya başlar. İnsanın yaşı ilerledikçe terazinin kefeleri birbirlerine ağır basmaya başlar ve buna göre zihinlerde çeşitli programlar devreye girer ve insanların olaylara, hayata ve iletişime bakış açısını belirler. Bir süre sonra insan zayıf ve güçsüz, huzurlu ve kendinden emin, olumlu veya olumsuz bir algı içerisinde yaşama bakan bir bireydir artık. İçerde işleyen programlara göre algıladığı yaşam herkese neyse O’nu yaşatır… Bu yüzden “Herkes hak ettiğini yaşar, gördüğünü ve düşündüğü gibi algılar hayatı” deriz.

İnsanoğlu tanrı vergisi akıl ve matığı ile, içine yöneldiğinde bu iyi ve kötü programları ihtiyacına göre yeniden düzenleyebilir. Bunun için öncelikle iyileşmeyi veya daha iyi olmayı istemelidir ve sonrasında zihni ve vücudu çeşitli sinyaller vererek O’nu iyleşme yönünde istediği cevaplara yönlendirecektir. Kötü programları yenileriyle değiştirmelidir. Doğru sözleri ve doğru düşünce modellerini benimsediğinde bunu başaracaktır. Şartlandığı kötü düşünceler, davranışlardan ve alışkanlıklardan arınacaktır.

Ve herşey kendine gülümsemekle başlar… O zaman iyi taraflarına bakmayı öğrenir insan…

 

ONLARI KENDİ KANIMIZDA BOĞACAĞIZ…!

DEV-KOYUN

Gönül

Şarap gibiymiş gönül, yıllandıkça tadı güzelleşirmiş, alkolü keskinleşir çarptı mı fena çarparmış…

Sevdiği zaman yoğurt gibiymiş, zamanında tüketilmediğinde bozulurmuş, ekşir çöpe gidermiş,

mayası kalırmış kalpte yeniden uyutulmaya…

Dünya’ya aitmiş gönül, herşey gibi organik…

Niyeti neyse onu yaşarmış,

niyeti bozuk olanların mayası da bozuk olurmuş…

Zor büyürmüş, acı çekermiş, bilmediği bir derya ders karşısında…

Dengi dengine çalarmış gönül…

Baştan koktumu balık gibi zehirlermiş, ne yapsak nafile…

İnatçıymış yinede, nuh der peygamber demezmiş!

Ne kadar yıllansa boşmuş… hep bildiğini okurmuş…

Ne kadar yazsak boşmuş… sonunda onun dediği olurmuş…

Bildi mi emin,

Seçti mi köpek,

Geçti mi kelebek olurmuş…

O bilir O seçer O geçermiş…

Tanrının en güzel hediyelerinden biriymiş Gönül

Değerini bilip anlayana…

Cehennemin ruhsal işkencesiymiş bu dünyada…

Gönlünü tanımayıp, gönülleri anlamayana…

anlamak için sevmek,

kazanmak için yürek,

kaybetmek için mantık yetermiş…



Robbie Williams – Feel

Come and hold my hand
I wanna contact the living
Not sure I understand
This role I’ve been given
I sit and talk to God
And he just laughs at my plans
My head speaks a language
I don’t understand

I just wanna feel
Real love feel the home that I live in
Cos I got too much life
Running through my veins
Going to waste
I don’t wanna die
But I ain’t keen on living either
Before I fall in love
I’m preparing to leave her

Scare myself to death
That’s why I keep on running
Before I’ve arrived
I can see myself coming
I just wanna feel
Real love feel the home that I live in
Cos I got too much life
Running through my veins
Going to waste
And I need to feel
Real love and the love ever after
I can not get enough

I just wanna feel
Real love feel the home that I live in
I got too much love
Running through my veins
To go to waste

I just wanna feel
Real love and the love ever after
There’s a hole in my soul
You can see it in my face
It’s a real big place

Come and hold my hand
I wanna contact the living
Not sure I understand
This role I’ve been given

Not sure I understand
Not sure I understand
Not sure I understand
Not sure I understand

Lüzumsuz Bilgiler

Fareler Kusamaz.

-Zürafalar yüzemez.

-Yılanlar duyamaz.

-Karıncalar uyuyamaz.

-Kirpiler suda batmaz.

-Kutup ayıları solaktır.

-Sineklerin 5 tane gözü vardır.

-Zürafanın ses telleri yoktur.

-Yunuslar bir gözü açık uyurlar.

-Develerin 3 tane kaşı vardır.

-Bir sineğin hızı saatte 8 km.dir.

-Zürafanın dili 35 cm. kadardır.

-Istakozların kanı mavi renktedir.

-Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.

-Fil zıplayamayan tek memelidir.

-Sığırların 4 tane midesi vardır.

-Kangurular geri-geri yürüyemezler.

-Kediler şeker tadını ayırt edemezler.

-Atlar 1 ay kadar ayakta kalabilirler.

-Fare, bir deveden bile daha uzun süre susuz kalabilir.

-Timsahlar dilini dışarı çıkaramazlar.

-Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.

-Baykuş mavi rengi görebilen tek kuştur.

-2600 kadar kurbağa cinsi var.

-Yetişkin bir ayı at kadar hızlı koşabilir.

-Sadece domuzlar güneşten yanabilir.

-Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılanıdır.

-Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar

gelişmiştir.

-Hayvanların en büyüğü mavi balinadır. (uzunluğu 33 m., ağırlığı 190

t.)

-Kuşlara şimşek çarpmaz. Çünkü elektrik onların tüyünden geçemez.

-Sadece dişi sivrisinekler ısırır.

-Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür.

-Deve deniz suyu içebileceği gibi bir defada 250 litre su da

içebilir.

-Bir insanın su ve yemek olmadan yaşayabildiği en uzun süre 18

gündür.

-Karınca kendi ağırlığının 50 katını taşıyabilir.

-Çekirgenin kulağı dizindedir.

-Yeryüzünün en sıcak yeri Afrika’da El-Ezize bölgesidir. (Gölgede 58

derece)

-Yeryüzünün en soğuk yeri Antarktika’da Vostok (Rusya) bölgesidir. (-

88.3 derece)

-Uzaya ilk defa 12.04.1961 tarihinde Yuri Gagarin uçtu.

-İlk defa aya 21.07.1969 tarihinde Neil Armstrong ayak bastı.

-Eski Roma’da şişeden hazırlanmış kaplar altın ve gümüşden daha

değerli sayılırlardı.

-Dünyada en eski üniversitesi 989 yılındaki Mısır’ın El-Ezher

üniversitesidir.

-Dünyanın en genç üniversite öğrencisi 11,5 yaşındaki Ganesh

Sittampalam’dır.

-İlk yeraltı tünel 1 km. uzunluğunda olmuş ve bundan 4 bin yıl önce

Irak’ta Fırat nehrinin altından geçmişdir.

-Paraguay dünyanın en yağışlı bölgesidir. Bölgede yağmur neredeyse

ara vermez.

-Dünyada 2000 e yakın halk ve 3000 e yakın dil var.

-Tarih boyu yapılmış savaşların en uzunu İngiltere ile Fransa

arasında olmuştur. Bu savaş 115 sene(1338-1453) sürmüştür.

-İnsanın saçında 102 bine yakın, derisinde ise 20 bine yakın kıl

olur. Kıllar her gün 0.35-0.40 mm. uzar.

-İngiltereli Thomas Korne 207 sene yaşamıştır.

-Dünyanın en uzun ömürlü insanı Çin’de 253 sene yaşamıştır. (1680-

1933)

-Güneş dünyadan 330,330 kat daha büyüktür.

-Bir köstebek sadece bir gecede 90 m. tünel kazabilir.

- Bir hamam böceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden 9 gün

yasayabilir.

-Eski Mısırlılar taştan yapılmış yastıklarda uyurlardı.

-Bir hipopotam ağzını açarsa 120 cm boyunda bir insan onun içine

rahatça sığabilir.

-Boğalar renk körüdür, bundan dolayı matadorun elindeki beze

saldırırlar; rengi ne olursa olsun.

-Ortalama bir buzdağı 20,000,000 ton gelir.

-Zehirli oklu kurbağada 2,200 insanı öldürebilecek kadar zehir

bulunur.

-İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.

-Hapşırdığımız zaman kalbimizde dahil olmak üzere bütün vücut

fonksiyonlarımız bir an için durur.

-Gözleri açık tutarak hapşırmak imkansızdır.

-Kadınlar erkeklere oranla iki kat daha fazla göz kırparlar.

-Penguen yüzebilen ama uçamayan tek kuştur.

-Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.

-İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmakta,en hızlı uzayan

tırnak ise orta parmaktadır.

-İnsanlar 200 milyon soluk alıp verme, 1 milyar kalp atışı, 300

milyon mide kasılması ve 20 milyar göz kırpması kadar yaşarlar.

-İnsanlar beyinlerinin %10′nu kullanırlar.

-Bir insan yedi dakika içerisinde uykuya dalar.

-Sıcak su soğuk sudan daha ağırdır.

-Yetişkin bir insan günde ortalama 23.000 kez nefes alır.

- Sarışınların esmerlere göre daha fazla sacı vardır.

-Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler.

Eski Doğu geleneğinin anlattığına göre bir zamanlar çamurlu yatağında yavaş yavaş, keyifle akan bir nehir varmış. Suları bulanıkmış ve içinde dipteki balçıkta yiyecek arayan gri balıklar yaşarmış. Nehir fazla derin olmadığından kimsenin aklına karşıya geçmek için bir köprü yapmak gelmemiş ve nehrin bağrına ağır suların zar zor ıslattığı bir kaç büyük taş atmakla yetinmişler. Ormandaki hayvanlar nehri geçit verdiği sığ yerlerden buralardaki çamuru hareket ettirerek kolayca geçmekteymişler. İçmek içinse nehrin suları kara ve kötü kokulu olduğundan yakındaki göle gidiyorlarmış.

Ancak, her şeyi gören Tanrı İndra nehrin cinine acımış çünkü hareketsizlik ve rahatlıktan şişmanlamış vücudu kendisini çiğneyip geçenlere çoktan alışmış ölü bir yılan gibi nemli ve iç bulandırıcı bir şekilde, budala olmadığı halde budalaca hareket ediyormuş. Zamanla nehir daha yavaş geçebileceği yolları tercih ederek hızlı inişler yapacağı yamaçlardan kaçınmaya başlamış. Sessiz ve çirkinmiş ve ne güzel su perileri ne de nehir perileri dolunay gecelerinde büyülü aynalarını yapmak için ona yaklaşıyorlarmış.

İndra’nın yardımcılarından birisi nehrin önündeki toprağı kurutarak nehri yatağından sapmaya zorlayacak şekilde yükseltmiş. Başlangıçta korkan yaşlı nehir önce inlemeye başladıysa da taşların üzerinden atlayarak geçmenin zevkini çabuk keşfetmiş ve kükreyerek ağaçları dövüp, uçurumları açıp geçerek ve iri kayalıkları zorlayarak kendine yol açmış. Kum ve taşları süzülen suyunun temizlenmiş yatağında taşlar ve ara sıra da İndra’nın Marut’ları(*) sürüklediğinde kullandığı ateşten kamçılar gibi dipte damarlar halinde parlayan metaller bulunmaya başlamış.

Eskiden karanlık ve iç karartıcı olan bağrından beyaz köpükler doğmuş çünkü mücadelenin ve arınmanın olmadığı yerde beyazlık olmaz.

Suyun yüzüne çıkan sedefli balıklar orada yaşamaya başlamışlar ve nehrin yamaçlarında bıraktığı ve önceden inanılmaz kayalıkların arasına sıkışmış olan lagünler sudaki madenler tarafından güzelleştirilmişler. Su perileri yıldızların parıldayan yansısında büyülü taraklarını yaparak büyülü aynalarını derin su birikintilerinden çekip çıkarmışlar.

İnsanlar onun üzerine basıp geçmeyi bırakarak üzerine köprü adını verdikleri zafer taklarını kurmuşlar.

Hayvanlar bundan böyle onun temiz ve ışıklı sularından yüzerek geçmeye başlamış ve geçerken de nehrin gücünü konuşmuşlar. Son olarak anası Ganj’a ulaştığında sevinç çığlıkları birbirine karışan diğer suların alkışlarıyla karşılanmış.

Tüm bunları ve size anlatmadığım daha pek çok şeyi gören İndra kendilerine sunulan fırsatlardan yararlanmayan ve cesaret ve coşkudan yoksun bir şekilde ağır ve bulanık nehirler gibi davranmaya devam eden insanları düşünmüş ve ardından kızarmış yüzünden iki damla gözyaşı yuvarlanmış ve böylece bulutlar ortaya çıkmış ve Doğa’daki her şey griye dönerek insanlığın budalalığına ağlamış.

 

(*) Marut’lar : Fırtına tanrıları

 

Jorge Angel LİVRAGA

 

* Jorge Angel Livraga: (d. 3.9.1930 – ö. 7.10.1991) Uluslararası New Acropolis Organizasyonu’nun kurucusu; filozof, yazar, şair. Edebiyat, Bilim, Sanatta Paris Nişanı sahibidir. Türkçede yayınlanmış eserleri arasında şunları sayabiliriz: Simyacı, Teb, Elemental Doğa Ruhları.

Dikili Taş Felsefesi

Çocukken Dikilitaşım Legolarımdı

öğrenciyken kitaplarım,

Gençken Dikilitaşım arabamdı,

asker iken postallarım,

orta yaşta evim,eşim ve çocuklarım,

yaşlılıkta eşim ve çocuklarım,

sonunda  dikili kalacak olan bir mezar taşı… :)

Eski Gönderiler »